İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Halk artık reform değil devrim istiyor

Yusuf Tuna Koç

İran’da 28 Aralık’ta başlayan eylemler bugün ülkenin tamamına yayılmış durumda. İlk olarak ağır ekonomik gerileme sebebiyle Tahran’da Çarşı Esnafının başlattığı protestolar, hızla ülkedeki farklı kesimlere yayılırken, enflasyon, pahalılık ve işsizliğin yanı sıra ülkede İslamcı diktatörlüğün sebep olduğu anti demokratik uygulamalar ve baskılar da eylemlerin ateşleyici motivasyonlarına dönüştü. Bugün itibariyle artık 2022’deki Masha Amini protestolarına benzer feminist çıkışlar, sosyalistlerin genel grev çağrıları, farklı azınlıkların demokratik talepleri de yaşanan eylemlerin sözüne dönüştü. Batının yansıtmaya çalıştığı imajın aksine Pehlevi’nin geri getirilmesini isteyenler, dış müdahale çağrısı yapanlar olsa da son derece azınlık. İranlılar hem kendi tarihlerinden hem komşularının başına gelenlerden ötürü dış müdahalenin ne demek olduğunun farkında. Tüm çeşitliliği ile eyleme çıkan halkın neredeyse her yerde ortaklaşabildiği slogan ise aynı: “Diktatöre ölüm!” 

Buna karşın, İran rejimi başlangıçta geçmişe kıyasla yumuşak davransa da eylemlerin uzaması ile birlikte son derece vahşi bir biçimde halkı bastırmaya çalışıyor. İran’da yaşanan halk ayaklanmasının siyasi motivasyonlarını, rejimin tavrını, dış müdahale olasılıklarını Londra SOAS Üniversitesinden Karabekir Akkoyunlu ile konuştuk. 

İran’da 2022 ayaklanmasından çok uzun süre geçmeden yine ülke çapına yayılmış bir ayaklanmaya tanıklık ediyoruz. Siz bu eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz, hangi talepler ve sorunlar tetikleyici oldu, ülkede bu kadar geniş kesimlere yayılabilmesinin sebebi nedir? 

İran bir sorunlar yumağı ve İslam Cumhuriyeti yönetimi bu sorunlara çözüm bulma yetisini yitirmiş durumda. 2009’dan bu yana ayaklanmalar giderek sıklaşan aralıklarla patlak veriyor ve her seferinde sert ve yaygın şiddetle bastırılıyor. Protestoları tetikleyen siyasi, iktisadi ve toplumsal sorunlar ise çözülmek bir yana, daha da derinleşip dallanarak bir sonraki protesto dalgasına miras kalıyor. Bu sorunlar yumağının oluşumunda ABD ambargolarından iklim krizinin etkilerine uzanan dış faktörler önemli rol oynuyor. Bununla birlikte içeride de giderek ağırlaşan bir yönetişim krizi söz konusu. 

Sistem içinde yıllardır süren iktidar mücadelelerinin sonucunda İslam Cumhuriyeti, 1990’larda ve 2000’lerde sahip olduğu görece çoğulcu siyasi yapıyı; bu yapının sağladığı esnekliği ve temsil kapasitesini kaybetti. Güç, ruhani lider Ayetullah Hamaney ve dar bir çevrenin elinde yoğunlaştı. Bu çevreyi tanımlayan başlıca özellikler lidere mutlak sadakat ve iç ve dış meydan okumalar karşısında tavizsiz bir tutum. Verilecek her türlü tavizin, Sovyetler Birliği’nde Glasnost örneğinde olduğu gibi geri döndürülemez bir çözülmeye yol açacağına inanıyorlar ve bu nedenle sorunlara giderek artan dozlarda şiddetle karşılık veriyorlar. 

İran’da rejim sıklaşan halk ayaklanmalarına karşı halkın hem ekonomi hem demokrasi anlamında talepleri karşısinda bir ölçü de olsa esneyebilir mi yoksa daha köklü bir rejim krizi ile mi karşı karşıyayız? 

Ben bu trenin artık kaçtığını düşünüyorum. İran’da reform hareketi 1990’larda Hatemi döneminde, 2009’da Musevi’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde ve son olarak Ruhani’nin 2021’de sona eren başkanlığı sırasında iktidara talip oldu. Yeni bir devrim istemeyen İran halkı bu reformist dalgalara güçlü destek verdi. Reformcular, sistemi içeriden ve tedrici biçimde dönüştürmeyi; hukukun ve demokrasinin daha fazla içselleştirildiği bir cumhuriyet düzenine geçişi hedefledi. Ancak karşılarında rejimin sertlik yanlısı kanadını buldular. Buna ek olarak, ABD de en kritik anlarda reform hareketinin altını oyan hamleler yaptı. Sonuçta reform hareketi bastırıldı, temsilcileri hapse atıldı, siyaseten etkisizleştirildi ya da susturuldu. Bu süreç, özellikle genç kuşaklar başta olmak üzere İran toplumunda düzenin içeriden değişebileceğine dair umudu büyük ölçüde aşındırdı. Bunu hem seçimlere katılım oranlarının keskin biçimde düşmesinden hem de protestolarda reformdan ziyade devrimci taleplerin giderek öne çıkmasından görmek mümkün. 

Karabekir Akkoyunlu

YAŞANANLAR SADECE DIŞ AKTÖRLERLE OKUNAMAZ

7 Ekim sonrası bölgesel gelişmeler ve hatta İsrail ile girişilen 12 gün savaşı bugünkü eylemler açısından baktığımızda sizce İran siyasetini nasıl etkiledi, bugün Trump ve Netanyahu’nun müdahale tehditleri hem rejim hem de eylemciler açısından nasıl görülüyor? 

7 Ekim sonrasında yaşananlar, İslam Cumhuriyeti yönetiminin içinde bulunduğu varoluş krizini derinleştirdi. İsrail’in Hizbullah’a indirdiği darbe ve Suriye’de Esad rejiminin devrilmesiyle İran bölgedeki temel müttefiklerini yitirdi ve doğrudan saldırılara karşı korumasız hale geldi. On iki gün savaşında İsrail istihbaratının İran’a ne ölçüde sızmış olduğu da ortaya çıktı. Bu nedenle rejim, son gelişmelerin Trump ve Netanyahu’nun planlarının bir parçası olduğuna inanıyor, protestocuları “terörist” ilan ederek şiddeti meşrulaştıran bir dil kullanıyor. 

ABD ve İsrail’in İran üzerinde açık hedefleri ve planları olduğu sır değil. Batı’daki İran diasporasının önemli bir bölümünün ABD ve İsrail yanlısı tutumu da ortada. Özellikle İranlı monarşi yanlıları, şovenist, ırkçı ve antidemokratik eğilimlerini gizleme ihtiyacı duymuyor. Ancak sesi son dönemde daha fazla çıkan bu kesimin İran toplumunda güçlü bir karşılığı hiçbir zaman olmadı. Bugün yaşanan çaresizlik ortamında, “denize düşen yılana sarılır” misali, dış müdahaleye umut bağlayan İranlılar bulunabilir; ancak gelişmeleri yalnızca ya da esas olarak dış aktörler üzerinden okumak ciddi bir hata olur. Ne yazık ki bu hataya Türkiye’de ve Avrupa’da sol çevreler de sıkça düşüyor. 

İran’da protestolar dış güçler istediği için ortaya çıkmıyor; tersine, rejim meşruiyetini büyük ölçüde yitirdiği ve kendi halkına savaş açtığı için dış müdahaleye elverişli bir zemin oluşuyor. İran halkının hak ve demokrasi mücadelesi 19. yüzyıla uzanan köklü bir geçmişe sahip. Aynı şekilde, dış müdahalenin ne anlama geldiğini de tarihsel deneyimleriyle çok iyi biliyorlar. Bu nedenle hem İran halkının haklı taleplerini desteklemek hem de bu taleplerin Trump ya da Netanyahu gibi aktörler tarafından araçsallaştırılmasına açıkça karşı çıkmak mümkün, dahası bir zorunluluk. 

İran’da dış müdahale olmaksızın sıklaşan ulusal çaplı eylem ve huzursuzluklar demokratik bir rejime veyahut dönüşüme kapı açabilir mi? 

Kısa vadede İran’ın demokratik bir rejime dönüşmesini ne yazık ki pek olası görmüyorum. Olası senaryoları kabaca üç başlık altında toplamak mümkün.  

Birincisi, dışarıdan bir müdahale gerçekleşmez ve rejim protestoları bastırmayı sürdürür; bir sonraki ayaklanma dalgasına kadar statüko korunur. Kısa vadede en gerçekçi senaryo bu.  

İkincisi, rejim dış müdahale sonucu devrilir ve devrik Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi iktidara getirilir. Ancak Pehlevi’nin ülkeyi tek başına yönetmesi mümkün olmaz; Devrim Muhafızları ve eski rejim unsurları direnişe geçer, Kürdistan’dan Beluçistan’a ayrılıkçı hareketler güçlenir, ABD desteği genişletmek zorunda kalır ve İran giderek derinleşen bir kaosa sürüklenir. Bu senaryoyu Irak benzeri bir çöküş olarak tanımlamak mümkün. En ürkütücü ama şimdilik daha düşük ihtimalli olasılık bu.  

Üçüncü senaryoda ise Hamaney ve rejimin üst kademesi dış müdahale ya da bir iktidar boşluğu sonucu yönetimi kaybeder; düzen içinden bir aktör (muhtemelen Devrim Muhafızları) ABD ile süreci yönetmek üzere anlaşır. Rejim bütünüyle yıkılmaz, ancak İslami referansların geri plana itildiği, milliyetçi vurguları öne çıkan askerî bir diktatörlüğe evrilir. Buna da Venezuela senaryosu denebilir. Bu dönüşüm, dış müdahale olmaksızın, 86 yaşındaki Hamaney’in ölümü sonrasında da en olası gelişme olarak görülebilir. 

   Site Tasarımı: Kadir Hameş Tarafından Yapıldı