Daniel Chavez
“No Blood for Oil” (Petrol için kan yok) sloganı, onlarca yıldır savaş karşıtı gösterilerde yankılanarak kapitalist emperyalizme dair güçlü bir sezgiyi kristalize etti: büyük güçler kaynakların kontrolü için savaşırlar. Donald Trump’ın Nicolás Maduro’yu ele geçirmesi bu tanıdık çerçeveyi çağrıştırıyor. Ancak Venezuela’da açığa çıkan mantık, basit bir kaynak sömürüsünden daha karmaşık bir şeye işaret ediyor. Bunu anlamak, küresel siyaset ve ekonomi analizlerinde hâlâ baskın olan, ham kaynak peşindeki yirminci yüzyıl kolonyalizmi anlatısının ötesine geçmeyi gerektiriyor.
Marco Rubio belirsizliği ortadan kaldırdı. NBC News’e konuşan Rubio, “Venezuela’daki petrol endüstrisinin Amerika Birleşik Devletleri’nin karşıtlarının kontrolünde olmasına izin vermeyeceğiz” dedi.
Çin’i, Rusya’yı ve İran’ı saydı. Batı Yarımküre’nin “bize ait” olduğunu ısrarla vurguladı. Bu, jeopolitik çevreleme dilidir. Venezuela’nın önemi, Latin Amerika’da Pekin’in “her koşulda stratejik ortak” haline gelmiş olmasından kaynaklanıyor; Washington bu ifadeyi bölgesel otoritesine yönelik bir meydan okuma olarak görüyor. Çin, 2000 yılından bu yana Venezuela’ya yaklaşık 106 milyar dolar kredi sağladı ve bu rakam Venezuela’yı Çin’in resmî kredilerinin küresel alıcıları arasında dördüncü sıraya yerleştiriyor. ABD operasyonunun hedefi petrolün kendisi değil, bu finansal bağlanma ve Çin’in bölgede artan etkisi.
Venezuela ham petrolünün maddi gerçekliği, basit bir çıkarma anlatısını daha da karmaşıklaştırıyor. 300 milyar varillik rezervin dörtte üçü, ekstra ağır Orinoco petrolünden oluşuyor: bitümlü, viskoz, yüksek kükürtlü ve çıkarılması ile rafine edilmesi son derece pahalı. Küresel petrol devleri, ABD Körfez Kıyısındaki kompleks rafinerileri özellikle bu kaliteyi işlemek üzere inşa etti; ancak uzun vadede gerçekçi fiyatlarla bakıldığında ekonomik tablo son derece zorlayıcı. Petrol fiyatlarının 2005–2014 döneminde zirve yaptığı yıllarda Venezuela, sonradan çöken iyimser varsayımlarla “kanıtlanmış rezervlerini” kâğıt üzerinde şişirdi. Bugün ise yetersiz yatırım ve tasfiyelerle aşınmış kurumsal kapasite koşullarında, yeniden inşa 16 yıl boyunca 185 milyar dolarlık bir kaynak ve uluslararası sermayenin tam güvenini gerektirir ki, yönetilen herhangi bir geçiş altında bunun gerçekleşmesi pek olası değil.
Washington’un muhtemelen silah haline getireceği ExxonMobil ve ConocoPhillips’in tahkim talepleri, hukuki ve finansal karmaşıklığı daha da artırıyor. Bu davalar, 2000’ler civarındaki sözleşme yeniden yapılandırmalarından doğduğu iddia edilen 45 milyar dolarlık zarara dayanıyor; oysa kongre koşulları Venezuela’nın egemen haklarını açıkça saklı tutmuş ve şirketlerin hukuki pozisyonunu savunulamaz kılmıştı. Trump’ın “çalınmış Amerikan petrolü” söylemi, özel zararları devlet politikası olarak diriltiyor.
Asıl mesele arzın yönünün değiştirilmesi ve Pekin’in dezavantajlı koşullarda alternatif kaynaklar için rekabete zorlanmasıdır. Hâlihazırda Venezuela günde yaklaşık 600 bin varil petrolü Çin’e ihraç ediyor; ABD rafinerileri 1990’ların sonlarında günde 2 milyon varil tüketiyordu. Bugün bile Venezuela petrolü Çin’in toplam tüketiminin yüzde 4’ünden azını oluşturuyor. Tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmesi, her iki süper gücün de sanayi rekabetçiliğinin temeli olarak ucuz enerji için yarıştığı bir dönemde, Pekin’i daha pahalı kaynaklara yönelmeye zorlayacaktır. Trump’ın kumarı budur: Venezuela’nın zenginliğini çıkarmak değil, stratejik bir rakibe bu zenginliği erişilemez kılmak ve aynı anda siyasi anlamda sadık devletlerde yoğunlaşmış olan ABD rafinerilerini güçlendirmek. Bu sektör, doğrudan yalnızca 80 bin kişiyi istihdam etmesine rağmen 3 milyon işi destekliyor. Rafineri sektörü, ABD’deki tüm sektörler arasında en yüksek istihdam çarpanına sahip; her bir doğrudan iş, kırk beş dolaylı işi ayakta tutuyor.
Eski anti-emperyalist eleştiri gerçek bir şeye işaret ediyor ama eksik kalıyor. Kaynak emperyalizmi, geçmişin bir kalıntısı olmaktan ziyade küresel kapitalizmin kalıcı bir özelliği. Ancak Venezuela’nın güncel kaderi, basit bir kaynak açlığından ziyade, kaynak akışları üzerindeki kontrolün çıkarımın kendisi kadar önemli olduğu, parçalı çok kutuplu bir sistemde jeopolitik tabiiyetle şekilleniyor. Finansal kaldıraçla rekabet edemez hale gelen bir hegemonik aktör, doğrudan askeri zorlamaya yöneliyor. Bu şiddetin, yarım küredeki mülkiyet hakları ve ulusal varlıkların geri kazanılması iddialarıyla paketlenmesi, emperyalizmin ortadan kaybolmak yerine uyum sağladığını gösteriyor. Bunu kavramak, yalnızca kan ve varil denklemlerini değil; stratejik rekabet, finansal kaldıraç ve kurumsal çöküşün kesişimini yakalayan bir analiz gerektiriyor.
Washington’un verdiği mesaj açık: Batı Yarımküre kendi alanıdır, rakipler burada bedel öder ve otorite ekonomiden daha önemlidir. Bu mesajın bombalama ve kaçırma yoluyla verilmesi ise, alttaki kırılganlığı ele veriyor.
tni.org
Çeviren: Yunus Emre Ceren
