Yusuf Tuna Koç
İran’da 28 Aralık’ta başlayan eylemler bugün ülkenin tamamına yayılmış durumda. İlk olarak ağır ekonomik gerileme sebebiyle Tahran’da Çarşı Esnafının başlattığı protestolar, hızla ülkedeki farklı kesimlere yayılırken, enflasyon, pahalılık ve işsizliğin yanı sıra ülkede İslamcı diktatörlüğün sebep olduğu anti demokratik uygulamalar ve baskılar da eylemlerin ateşleyici motivasyonlarına dönüştü. Bugün itibariyle artık 2022’deki Masha Amini protestolarına benzer feminist çıkışlar, sosyalistlerin genel grev çağrıları, farklı azınlıkların demokratik talepleri de yaşanan eylemlerin sözüne dönüştü.
Batının yansıtmaya çalıştığı imajın aksine Pehlevi’nin geri getirilmesini isteyenler, dış müdahale çağrısı yapanlar olsa da son derece azınlık. İranlılar hem kendi tarihlerinden hem komşularının başına gelenlerden ötürü dış müdahalenin ne demek olduğunun farkında. Tüm çeşitliliği ile eyleme çıkan halkın neredeyse her yerde ortaklaşabildiği slogan ise aynı: “Diktatöre ölüm!”
Buna karşın, İran rejimi başlangıçta geçmişe kıyasla yumuşak davransa da eylemlerin uzaması ile birlikte son derece vahşi bir biçimde halkı bastırmaya çalışıyor. İran’da yaşanan halk ayaklanmasının siyasi motivasyonlarını, rejimin tavrını, dış müdahale olasılıklarını İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuştuk.
***
İran’da Aralık sonundan bu yana yaşanan eylemlerde katılan herkesin ortaklaşabildiği en temel rejim karşıtlığı ve talep nedir, eylemlerde en çok hangi sorunlar ön plana çıkıyor?
İran’daki mevcut protestolar önceki dalgaların devamıdır; ancak bu kez mesele sadece bir tekrar değil, açık bir paradigma değişimi söz konusudur. Geçmiş yıllarda, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanı da dahil olmak üzere, protestolar ağırlıklı olarak ekonomik talepler ve reform beklentileri etrafında şekilleniyordu. Bugün ise aynı ekonomik zeminin üzerine biriken tarihsel talepler, yapısal çöküş ve siyasal tıkanma eklenmiş durumdadır.
Daha önce protestolar sistem içi geri adımlar veya geçici tavizler hedefliyordu; bugün ise itiraz doğrudan sistemin kendisine yönelmiştir. Talepler “reform” sınırını aşmış, rejimin devamı sorgulanır hale gelmiştir. Başka bir ifadeyle, İran’da protesto mantığı artık “düzeltme” değil, geçiş talebi üretmektedir.
Toplumsal olarak bu protestolar hâlâ büyük ölçüde yoksullaşmış orta sınıf tarafından taşınsa da talepler alt sınıflara da yayılmıştır. Mesele artık yalnızca ekmek değildir; aşağılanma, gelecek yoksunluğu ve insan onurunun sistematik biçimde yok edilmesidir. Ekonomik kriz, İran’da bir onur krizine dönüşmüştür.
Bu çerçevede, farklı ideolojik ve kimliksel arka planlara rağmen protestocuların ortaklaştığı temel nokta şudur: Ali Hamaney ve onun etrafında örgütlenen baskı aygıtından çıkış. Reform umudu tükenmiştir; hatta “bu rejimi istememek” bile başlı başına ortak ve güçlü bir talep haline gelmiştir.
Bugünkü durum 2022 ve önceki ayaklanmalardan nasıl farklı?
Bugünkü farkın en temel boyutu şudur: İslam Cumhuriyeti, uzun yıllar boyunca toplum fikrini ve ulusal birlik duygusunu aşındırmıştır. Rejim, bilinçli biçimde bir tür toplumsal entropi yaratarak parçalanmış, güvensiz ve birbirinden kopuk bireyler üretmiştir. Artık bütünlüklü bir “toplumdan” çok, dağınık gruplar ve yalnızlaşmış bireyler söz konusudur.
Buna karşılık Ali Hamaney, kendisine bağlı ideolojik, güvenlikçi ve rantçı yapılardan oluşan bir “alternatif millet” inşa etmiştir. Bu durum İran’ı yıllar önce fiilen bir yumuşak iç savaş atmosferine sokmuştu; bugün bu çatışma daha sert, daha çıplak ve daha şiddetli bir hâl almıştır.
Eğer entelektüeller, toplumsal aktörler ve siyasal gruplar arasında gerçek bir yakınlaşma ve diyalog gelişmezse -ki rejim bunu özellikle engellemektedir— Hamaney sonrası dönemde bu yarılmaların onarılması son derece zor olacaktır.
Bugünkü protestolar, bastırılmış tüm önceki isyanların ve devrimden bu yana yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan şiddet döngüsünün birikimidir. 1979 Devrimi yeni ve adil bir yapı kurmakta başarısız olmuş, esasen sadece Şah ile mollaların yerini değiştirmiştir. Bugün yaşanan krizler, bu tarihsel mirasın daha radikal bir biçimde geri dönüşüdür.
DIŞ MÜDAHALEYİ BU KADAR YAKLAŞTIRAN KILAN REJİMİN KENDİSİDİR
ABD ve İsrail’in müdahale tehditleri iktidar açısından ne kadar ciddi, eylemciler bu duruma nasıl yaklaşıyor?
ABD ve İsrail’in İran üzerindeki etkisini tümüyle yok saymak mümkün değildir; ancak her şeyi bu iki aktöre indirgemek artık geçersiz ve kolaycı bir yaklaşımdır. “Sessiz olun, çünkü dış güçler faydalanır” söylemi ne gerçekçidir ne de ahlakidir.
Asıl mesele şudur: Dış etkinin bu kadar mümkün hale gelmesinin temel sorumlusu bizzat rejimin kendisidir. Sokakta öldürülen her insanın, her bastırmanın sorumluluğu doğrudan yönetime aittir. Bu sorumluluk “dış düşman” söylemiyle ortadan kaldırılamaz.
Eğer Mossad ya da ABD ajanlarının ülkede etkin olduğu iddia ediliyorsa, şu soru kaçınılmazdır: Neden bu unsurlar devletin iç yapılarında, ekonomik ve güvenlik ağlarında ortaya çıkarılmıyor? Neden cezalandırma yalnızca sokağa, halka ve kolektif biçimde uygulanıyor?
Yabancı okuyucu için tarihsel bir örnek önemlidir: Abbas Emirentezam, 1979 sonrası geçici hükümetin başbakan yardımcısıydı. Sıradan diplomatik yazışmalar nedeniyle “ABD ajanı” suçlamasıyla yaklaşık 28 yıl hapis yattı. Oysa aynı rejim, 1980’lerde McFarlane olayı çerçevesinde ABD ve İsrail ile gizli pazarlıklara girmişti. Bu ikiyüzlülük, rejimin güvenlik söylemini toplum nezdinde tamamen aşındırmıştır.
Öte yandan, muhalefetin bir kısmı da İsrail ve ABD sembolleriyle hareket ederek rejimin elini güçlendirmiştir. İsrail bayrağı kullanımı, Gazze gibi konularda küresel ahlaki duyarlılıktan kopuş, İran toplumunun hassasiyetlerinin okunamamasının sonucudur.
Bugün İslam Cumhuriyeti, halkının büyük kısmı tarafından yabancı bir güç gibi algılanmaktadır. ABD ve İsrail söylemi, artık ikna değil, meşruiyet krizini ele veren bir savunma refleksidir.
PEHLEVİ’NİN TOPLUMDA KARŞILIĞI YOK
Batıda çokça desteklenen Pehlevi’nin ülkede dikkate değer bir karşılığı var mı?
Burada ifade ettiklerim kişisel değerlendirmemdir. Pehlevi çizgisinin İran içindeki gerçek toplumsal karşılığı hiçbir zaman bağımsız biçimde ölçülmemiştir. Asıl stratejik hata, tüm protesto dinamiğini tek bir figür üzerinden okumaktır.
Eğer Reza Pehlevi kendisini “öncü lider” konumuna yerleştirmek yerine, farklı muhalif aktörlerle gerçek bir birlik zemini kurmaya yönelseydi, tablo farklı olabilirdi. Ancak görünen odur ki, bugün esas olarak nostaljik bir alternatif dolaşıma sokulmaktadır.
Bu çizgi, varsayımsal bir başarı halinde bile İran’ın etnik, mezhepsel ve siyasal çeşitliliğini bir arada tutabilecek kapasiteye sahip değildir. Türkler, Kürtler, Araplar ve Beluçlar arasında karşılığı son derece sınırlıdır. Buna bir de Hamaney’e sadık radikal ideolojik blok eklendiğinde, ortaya istikrar değil, daha derin çatışma çıkar.
Batı da bu figürü çoğu zaman bir “hedef” olarak değil, araç olarak görmektedir. Üstelik bazı destekçilerinin otoriter ve dışlayıcı dili, yeni bir sentez değil, sadece eski bir otoriterliğin ters yüz edilmiş hâlini çağrıştırmaktadır.
Bugün yaşanan eylemler yeni bir muhalefet ve liderlik doğurabilir mi?
Bu en zor sorudur. Çünkü İslam Cumhuriyeti, sistematik baskı yoluyla olası tüm liderlik kanallarını kurutmuştur. İnfazlar, sürgünler ve kitlesel tutuklamalar, potansiyel lider kadroları yok etmiştir. Buna rağmen, gerek diasporada gerekse cezaevlerinde hâlâ potansiyel figürler vardır.
Bugünkü karanlık tabloda İran’ın ihtiyacı olan şey, karizmatik ama aynı zamanda sorumlu bir liderliktir. Bu liderlik hem rejimin şiddetine net biçimde “hayır” demeli, hem rejimden çıkışı savunmalı, hem de ülkeyi iç savaş ve dış müdahaleden koruyacak bir çizgi oluşturmalıdır.
Dış baskı, en fazla caydırıcılık noktasına kadar anlamlı olabilir; savaş ise hiçbir liderin kontrol edemeyeceği bir yıkımdır. Bu nedenle temel mesaj şudur: Toplumsal mutabakat, silah ve kuşatmadan çok daha güçlüdür. Demokrasi, zorla değil; ancak ortak akıl, güven inşası ve ülkenin bütünü korunarak mümkün olabilir.


